Posted 3 weeks ago

yesilleritekmeleyenadam.tumblr.com

Posted 1 month ago

eksilipilav:

1. 5. Ve 9. Siz durun şurada.

(Source: excrementory)

Posted 3 months ago

kalemseverlere övgü…

Posted 3 months ago

 Surrealism had a great effect on me because then I realised that the imagery in my mind wasn’t insanity. Surrealism to me is reality. 
                                                                           

                                                                         -John Lennon


Posted 3 months ago

(Source: )

Posted 3 months ago

Bir Freudyen yazardan edebi bir psikanaliz…

Bir Freudyen yazardan edebi bir psikanaliz…

Posted 3 months ago

Kaybedenler Kulübü

Adaletli sevelim ya. Ya bizi seveni sevelim diyorum, bizi isteyeni biz de isteyelim diyorum. İstemesek de istiyormuş gibi yapalım. En azından o gece sesimizi çıkartmayalm diyorum ya.
Posted 3 months ago

Şikayet etmek ya da etmemek… İşte bütün mesele bu.

Şikayet etmek ya da etmemek… İşte bütün mesele bu.

(Source: mgeyik)

Posted 3 months ago

Yeşilleri Tekmeleyen Adam: Yeşilleri Tekmeleyen Adam

yesilleritekmeleyenadam:

”Nereye gelebildik ki?” dedi simsiyah gözlerini bana dikip. İnsan, yıllarca uğraşıp nereye geldi? Her doğan çocuğun hayatını belirleyen dünyanın en büyük bankaları değil mi? Popüler dünyanın popüler fahişelerine, milyonları yapmadıkları sanatla kandıran sanatçılara tapmıyor muyuz? Hayatımızı,…

Posted 3 months ago

hassiktiryaa:

aaağğğğğ sedeeeeeff.

(Source: toplumdusmani)

Posted 4 months ago

duraklar ve kaldırımlar

 Duraklar, yaşamın hızına ayak uyduramayıp biraz soluklanmak için bir şeyleri, birilerini bekleyenler içindir. Her zaman bulunur beklenecek bir şeyler eğer istenirse. Genelde otobüs bekler bunlar. Sabah, öğlen akşam veya günün başka bir belirsiz anında gelecek olanlar içindir gösterdikleri sabır. Beklenen varlık geldiğinde bulundukları mekandan ayrılırlar bekledikleriyle beraber…

 Kaldırımlar ise yalnızlar içindir. Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın umursamayan, hayatın hızıyla kafalarındaki düşüncelerden kurdukları derme çatma dünyanın hızını yarıştıranlarındır her zaman çiğnenmeye razı olacak kadar alçak gönüllü ve mütevazi olabilen kaldırımlar. Kaldırımlar, yağmurda bir başka güzeldir çünkü o zaman anlaşılır ağlayanlar. Koşuşturanlar genelde ağlamazlar. Ağlayacakları zaman ise koşuşturdukları yerlere varınca özgür bırakırlar sıcak damlalarını. Sakince yağmurda yürüyenlerin ağlamalarına eşlik edercesine yavaş düşer damlalar. Bu sessiz senfoni sırasında ağlayanlar kaldırımlarla dans ederler.

Posted 5 months ago

Yeşilleri Tekmeleyen Adam

 ”Nereye gelebildik ki?” dedi simsiyah gözlerini bana dikip. İnsan, yıllarca uğraşıp nereye geldi? Her doğan çocuğun hayatını belirleyen dünyanın en büyük bankaları değil mi? Popüler dünyanın popüler fahişelerine, milyonları yapmadıkları sanatla kandıran sanatçılara tapmıyor muyuz? Hayatımızı, daha fazla tüketebilmek için harcıyoruz. 

 Arkadan sadece saçının kahverengi olduğunu anlayabildiğim adamdan ince bir ses yükseldi. “Peki ne yapacağız? Üstüne parfüm sıkılmadan kuduz bir köpeğin leşinden farksız olan bu yuvarlak bile olmayı beceremeyen dünyayı suçlamaya devam mı edeceğiz? Parfüm kokusu artık sıradan hale gelince parfümü mü değiştireceğiz yoksa asırlardır kokan leşle yüzleşecek miyiz?” Evet, kahverengi saçlı adam haklıydı. Dört aydır düzenli olarak “Antimodernizm Toplantıları” düzenliyordum. Başta amacım içimdeki makinalaşmış insana duyduğum nefreti anlatmaktı. Ama toplantılarım beklediğimden daha çok betondan mağaralarda yaşayan ilkel insanı avlamıştı, beni anlayan daha çok kişi çıkmıştı. Daha da ilginci hepsi koyduğum tek kuralı çok kolay kabul etmişti. Kural çok basitti ve basitliği kadar da derin bir anlam taşıyordu. Toplantıların düzenlendiği eski sinema salonunun içinde bulunan tek çerçevenin içine kırmızı harflerle “Buraya ait olmayı ancak ismini unutarak gerçekleştirebilirsin.” yazmıştım. Çünkü bana göre varlıklarında belli olan tek durum var olduklarıydı. İsimlerinin olması benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Zaten bu yüzden yakmıştım nüfus cüzdanımı. Asla bağlanmamak için… Hiç kimseye bağlanmamak için, hiçbir ulustan olmamak için, hiçbir kanunun beni sahte özgürlüklere hapsetmemesi için, herhangi bir fikre bağlanmamak içindi tüm derdim.

 Tartışmalarımız bu gece için yeni başlamış sayılırdı. Dün geceki rüyamı anlatmaya başlayacaktım. “Dün gece ütopyamı gördüm” dedim. Bir düzine göz birden bana odaklanmıştı. Yüz ifademi değiştirmeden devam ettim. “Rüyamda, uyanıyordum ve bütün idealim karşımda duruyordu. Sinemamızın iki sokak üstündeki pas tutmuş demirden bankta yatan sakallı dilenci bu zamana kadar kazandığı tüm parayı dilendiği son sigarasının ucundaki kızıllıkla yakıyordu. Varoluş nedeninin para olmadığını gayet iyi anlamıştı. Herkesi açgözlü birer maymuna çevirenin insanın kötülüğünden değil, insanın ortaya çıkardığı paradan kaynaklandığının farkına varmıştı. Çeşit çeşit renkte olan  kağıt parçalarına anlam yüklemekteydi kirli sakallıya acıyanlar. Artık zaman değişecekti, değişmek zorundaydı. Şimdilik değişen sadece yanan paranın rengiydi.” Ben son cümlelerimi söylerken vahşi bir değişim isteğiyle parlayan yüzlerin ışığı çevremi kaplamıştı.

 İnsanlık, para kazanmak için üretilen bir makine haline gelmişti. İnsan, kendi gücünü, kendi elinden çıkan makinalara devretmişti. Devredenler, sahip oldukları makinalardan para kazanmaya başladılar. Baktılar ki çalışmayınca canları sıkılıyor, farklı şeyler üstünde çalışmaya başladılar. Örneğin birbirlerinin üstü. Bu çalışma sırasında ellerine geçen tek şey önce hızlı atan bir kalp ve hızlı nefesler, sonraysa kendilerine benzeyen küçük insanlar oldu. Bu küçük insanların sayısı artık o kadar fazlaydı ki dünyanın üzerindeki iki ayaklıların sayısı katlandı. Bu fazla nüfusu düşürebilmek için saçma sapan bahanelerle birbirlerini öldürmeye başladılar. Atom bombaları, silahlar, kurşunlar hep bu güzel amaç için üretildi.

 Yine düşünürken konuşmaya başlamıştım. Beni ilgiyle dinleyen küçük insanlar topluluğunun gözlerinden umutsuzluk akıyordu.  Bunu anladığımda çoktan onların artık gitmesini istediğimi anlatan cümlemin sonuna gelmiştim. “Hadi bakalım, betondan mağaralarınıza geri dönün. Size değer verdiğini düşündüğünüz sahte kişilere çaresizliğinizi taşıyın.”

 İhtiyar sinema salonundan yükselen gıcırtıların oluşturduğu eşsiz senfoninin ritmine uyup çıkışa doğru yürümeye başladım. İçimi sürekli kemiren sorular da benimle beraber geliyordu. Sadece düşünüyordum. İltihaplanmış yaralar gibiydi fikirlerim. Düşüncelerimden yanımdakilere bahsederek içimi rahatlatıyordum. Bir süre sonra düşünmek yetmemeye başlayacaktı. Pasif yaşadığım her dakika kendimden daha çok nefret edecektim. Artık umutsuzluğa bulanmış siyah daktilo fontunu andıran kelimeler yeterli gelmeyecekti ruhuma. Her söylediğim harfin, köşe bucak kaçtığım dünyada bir hayat bulmasını bekleyecektim. 

 Mağara adamlarının ayak sesleri yankılanırken, içine hüzünlü bir yalnızlık dolan sinema binasının boyası atmış kapısını kapattım. Bana yol arkadaşı olmaya çalışan yağmura sırt çevircesine şemsiyemi açtım. Ben, belki de sırf insanların orada yürüdüklerine sinirlenen acımasız bulutların yağmurundan dolayı delik deşik olan yolda evime doğru umarsızca yürürken aklımda çalan parçalara yolumun üstündeki sokaklarda yalnız başına yaşayan köpekler, baykuşlar, kediler eşlik ediyordu. Kadim dostlarımın yoldaşlığıyla evime geldim. Her açtığımda adeta gıcırtısıyla “hoş geldin” diyerek beni karşılayan çelik kapıya bakıp tekrar güldüm. Bu anlamsız gülüşlerim daha üniversitedeyken başlamıştı. Şimdi neredeyse 38 yaşındaydım. Mutfağa girip tıpkı bir ölü gibi beyaz ve soğuk buz dolabından süt kutusunu aldım. Sütü dışarıdaki etkenlere karşı koruyan parlak kağıdı, izlediğim filmlerdeki kadınların üstündekileri olabildiğince kibar ve baştan çıkarıcı bir şekilde çıkaran adamların havasında kavrayıp, kutunun üstünden ayırdım. Çırıl çıplak kalan sütü kafama diktim. Delik dudaklarımdan ayrıldığında kutunun yarısı içimdeki kıvrımlarda süzülüyordu. Bu sırada benim kafamda yalnızca uyumak vardı. Uyanmam önemli değildi, anlattığım sırlarla dolu olan yastığıma sarılıp uyumak istiyordum. Bunca karışıklığın arasındaki aklımı, bilinçaltıma teslim ettim.

 Uyandığımda envai çeşit kağıtla(iki yıllık gazeteler, sinema afişleri, çıplak kadınlar…) kapatılmış duvardaki saat 6:38 diyordu. Ama sabah 6 mı yoksa akşam 6 mı emin olamadım. Doğrulup odanın öbür ucundaki pencereye yürüdüm. Dışarıya bakacaktım sabah mı akşam mı anlamak için. Köpeklerin her gece dibine işediği, gaz lambasından farksız renkte ışık yayan ampullerin takılı olduğu sokak lambası karanlıkta tam olarak seçilmiyordu. Demek ki daha sabah olmamıştı. Kafamın camda bıraktığı izi farkettim. Bu kadar olumsuzluk yüklü düşünceyle dolu kafamın nasıl 3/4 tavşan kadar iz bıraktığına güldüm. Sonra “içinde3/4kavramınıkarşılayanbirkelimebulundurandil” bilen birisi olup olmadığını düşündüm. Sanırım yoktu böyle birisi.

 İki gündür uyumamıştım. Eğer bir günden çok uyuduysam ayın 8’i olmalıydı. Açlığımdan dolayı neredeyse bağırırcasına guruldayan midemi susturmalıydım. Ayaklarımın ve soğuk zeminin arasında durması için odada bordoya çalan terliklerimi aradım, buldum. Mutfağa girdim ve arkasısiyahmıknatıslıresimciklerle dolu buzdolabını açtım. İçeride yarım şişe süt, çokbeklediğindenermemişdomatesyeşilirenkalan kaşar peyniri, golf kulüplerindeki yaşlıların karıları kadar pörsümüş yeşil biber ve üç gün önceden kalmış makarna vardı. Makarnayı ve biberi çıkardım dışarıya. Bir yıl önce kırmızı olduğu belli olan sağ taraftaki musluğu çevirdim. Makarnayı suyun altına soktum. Üç dakika sonra sol elimle musluğu kapayıp sağ elime makarnayı aldım. Tenceredeki sıcak sarımsı suyu lavabonun içine süzdüm ve yemeye başladım. Makarna bittiğinde siyah plastik çerçeveli saat 6:50’ydi. Modern dünyada benim gibi olmayan insanların yaşamları 8’den önce başlamazdı. 8’den önce yaşanan şeyler ise yerilirdi. Halbuki her 8’densonrayaşayan, o beğenmedikleri 8’den öncecilere içten içe merak duyardı. Böylece toplum psikolojisi dengelenirdi. Ben ise 8’i düşünmüyordum. Şu anda tek düşündüğüm sokaklar insan nefesiyle ısınmadan biraz yürümekti. 

 İnimin olduğu sokakta yalnız değildim. Köpekler, kediler, kanalizasyonda fink atan fareler, tepemden beni aşağılarcasına uçan kuşlar, sinekler karıncalar arılar karılar karalar beyazlar yeşiller ağaçlar… Arkamdan gelen sesle irkildim. Kafamda bunlar dolaşırken, dağ adamlarına ayrılmış dar kaldırımda yürümemişim meğerse. Az daha modern hayatın atlarından biri ve onun şövalyesi beni hiç acımadan çiğneyecekti. Bana ayrılan dar kaldırımlarda yürüyordum şimdi. Burası vahşi asfaltlardan daha güvenliydi. En azından insanlar işlerine gidesiye kadar. Olsun onlar kaldırımları işgal edesiye kadar benimdi metrelerce uzanan caddeler sokaklar. Kafalardan dolayı sokağın ucunu göremediğim ana kadar yürüdüm.(hatta siyahlı kırmızılı morlu kahverengili sarılı şapkalı olan kafalardan dolayı önümü göremeyip sokak lambasına çarpmışlığım bile oldu. çevredekiler hep beraber bana güldü. çok gülen küçük bir çocuğu annesi dövdü çocuk annesinin eline yapışıp gitti bense çarptığım lambadan özür diledim) Karnım yine acıktı. Eve dönerken gördüğüm ilk lokantaya girdim. Kapı neredeyse içeriyi göremeyeceğim kadar tozluydu. İçeride benim cüzdanımı bekleyen birileri olduğuna beni ikna eden “açık” yazısıydı.

-Hoş geldiniz. 

-….. Dürüm var mı sizde?

-Vardır ya. Ama biraz bekle sen istersen. Salatalıklar dünden kalma. Çırağı gönderdimdi şimdi. Domates hıyar marul mordenenamatamdamorolmayanındanlahanaturşusu alıp gelecek.

-Bekleriz bakalım. 

 Son zamanlarda çok şey bekliyordum eskilerin mefhum dediği zamandan.